Yetersin Dünyaya Bu Halinle

Herhangi biriyim. Felsefe okuyorum mesela. Diplomadan ibaret olsun diye değil ama. Hayat felsefem de yok henüz, o kadar şey yaşamalıyım ki bunu belirlemek için. Bi amacım var ne olduğunu bilmiyorum. Bilirsem büyüsü bozulacak diye koşmuyorum peşinden artık, usul usul yaklaşmak istiyorum sadece, ölene kadar bulamayım ama. Hep bir yerlerde hiç bitmeyen bir amacımın olması daha güzel galiba. Doğayı, insanları seviyorum falan. Hayallere, tutkuya, insanca olan güzel düşüncelere sahip, başkasına aldırmadan kahkahalar atan, metroda yere oturup bağdaş kuran, yürürken yolda hıçkırarak ağlayan, biriyle ekmeğini paylaşan, sokakta müzik yapan, dans eden, istediği kemanı almak için cafede çalışan vs. -bunun gibi onlarca örnek daha sıralamak isterdim- insanlığını basit ama en doğal haliyle yaşayan insanlara aşığım. Ne kadar çok insanla tanışırsam o kadar çok hayattan, bazen tam ortasından bazense kenarından geçip gidiyorum. Bağımlı olmadan yaşayabileceğim tek şey bu herhalde.

Özgürlük.

Özgürlük insanlarda. Gittiğim ve henüz gitmediğim bütün yollarda. Henüz gidilmemiş yerlerdeki henüz görülmemiş o insanları tanıma heyecanı ve birinin kalbine dokunabilme. Mutlulukları çoğaltarak hüzünleri de beraber paylaşmak tutkusuyla doluyum.

İnsanların işe geç kaldığında ya da işten atıldığında dünyanın sonuymuş gibi davranıp sadece ailesinin, etrafındakilerin ne diyeceğini düşünüp artık ne kadar Gregor Samsa’yım diye değil de ne kadar insanım diye kaygılanmamasıyla başladı insanlık kavramını eskisi gibi dolduramayışımız. Kapitalizmin bizden çaldığı en büyük, paha biçilemeyecek kaybımız bu oldu belki de. Hiç gelmeyecek olan geleceğin stresine gebeyiz her gün. Telaşımız, olmayan bir şey üzerine hep. Kendimizi her gün unutursak sorun yok ama Gratis’e mütemadiyen uğrayıp o ürünlere bakmazsak büyük kayıptayız doğrusu! Yüzeyselleşmek ve hissizleşmek için ölmüş olmak gerek. Biz hala çok güzeliz ve yaşamalıyız. Delice ve hayatı hücrelerimizde hissederek yaşamak!

Sanırım insanca kalan yanlarımızın da zamanla silineceği korkusuydu belki de bir süre öncesine kadar bu içimdeki yersiz kavgaların nedeni. Çünkü benim bir süredir hissettiğim şey sadece mutsuzluktu. İçinde döngüler yaptığımız zaman, şu anda yaşadığımız çağın yüzeyselleştirdiği bizleri, beni daha da yalnızlaştırmıştı. Yalnızlığı herkes kadar ben de severim ama beni asıl rahatsız eden, içimizde kendimize bile yabancı bıraktığımız bir şeylerin çırpınışlarıydı. Copy-paste bir kalıpla, profillerimizde bizden uzakta ve başkasına ait elbiselerle ona uygun maskelerimizi paylaşıyorduk her gün. Yapılacak ne çok şey vardı kendimizi kabullendirmek için. Yapıyorduk da elimizden geldiğince. Fakat bir şey eksikti hep. Kısacık hayata her şeyi sığdırmaya çalışırken kendimizi mi unutuyorduk sizce? Şöyle derin bir nefes alarak içimize sinen, iliklerimize kadar hissederek severek ne yapıyoruz mesela şu an da?

Hak vererek ya da gerçekleşeceğinden korkarak okuduğumuz o distopyanın ta içindeyiz ne yazık ki. Zamanı değil, kendimizi zamanın içinde tüketiyoruz. Duygularımızı ve hislerimizi çıkarırsak ne farkımız kalır kendi ürettiklerimizden? Günlük telaşlardan, zaten planlanmış olan bir gelecek için plan yapmalardan uyuşmuş haldeyiz ve daha kötüsü farkında değiliz. Her kötü şey gibi bunu da bilsek de itiraf edemeyiz kendimize çünkü biz hep iyi görünmek, iyi olmak zorundayız.

Mutsuzluk kim ki?

Nereye gitsek mutsuzuz, mutsuzluk nereye git derse oraya gidiyoruz gibi.

Biliyor musunuz?

Gerçekten mutlu olmak çok kolay aslında. Evet, hem de bu dünya da.

Kalıplardan sıyrılıp kendimiz olmak kadar kolay ve basit.

Düştüğümüzde kimseye aldırmadan kahkahalar atarken, pamuk şeker yerken, sevdiklerimize gerçekten sımsıkı sarılırken, hatta bazen hiç tanımadığımız insanlara..

Uçurtmayı en yükseklere uçururken, çimenlere uzanıp müzik dinlerken, trende cama yaslanıp hayaller kurarken, çok güzel bi fotoğraf çektiğimizde bile kolayca mutlu olabiliyoruz.

Ya da arkamıza hiç bakmadan yollara verdiğimizde kendimizi.

Hatta ben bu yazıyı yazarken bile mutluyum, yani bakın bu kadar basit işte.

Size empoze edilenlerden daha fazlası varken içinizde, onları köreltmeyin özgür bırakın yeter. Çünkü hayat çok basit aslında. Onu zor yaşayan yalnızca bizleriz. Mükemmel olmak zorunda değiliz, mükemmel bir okulda okumuyor olabiliriz, bedenimizde beğenmediğimiz yerler olabilir, yabancı dillere, matematiğe yatkın olmayabiliriz, kitap okumayı sevmiyor olabiliriz ya da herkesin sevdiği filmi biz de bayılarak izlemek zorunda değiliz, bulutu seviyoruz diye yağmurları da sevmek zorunda değiliz. Yapabildiklerimiz kadar yapamadıklarımız da bizi biz yapan şeylerdir. O yüzden çok da şeyapmamak lazım.

Ha, bu yazıyı okurken bana katılmak zorunda da değilsiniz 🙂

 

More from Derya İlkkılıç

Yetersin Dünyaya Bu Halinle

Herhangi biriyim. Felsefe okuyorum mesela. Diplomadan ibaret olsun diye değil ama. Hayat...
Read More

1 Comment

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir