Yabancı Şehirler

The Devil Wears Prada… O yılların eskitemediği filmde Andy der ki “Paris’i neden bu kadar özel bulduklarını anlamıyorum.” Haklı bir isyan olabilirdi. Havalimanında bindiği taksiden indi kadın ve o da böyle düşündü. Bütün yol boyunca kalabalık caddeleri, o caddelerde koşuşturan insanları izlemişti ve kesinlikle klasik bir “büyük şehir”den fazlasını görememişti. Ama belki de göremediği şey hayatın onun yerine yaptığı planlardı. O günün üstünden aylar geçmişti ve o şehrin neden bu kadar özel olduğunu ancak anlayabilmişti. Şimdi küçük bir kafede oturmuştu ve karşısında Paris’in hayatına kattığı o adam vardı. Kahvelerinden dumanlar çıkıyordu ve ikisi de birbirinin gözlerinde kaybolmuştu.

Paris’te küçük bir kitapçıda çalışmıştı kadın. Şehirdeki ilk ayı neredeyse tam bir turist gibi geçmişti. İşten kalan zamanını müzeleri ve meydanları gezerek geçirmişti. Sonraki ay ise çalıştığı yer işe yeni birini daha almıştı ve müdürleri bu ikisini aynı katta buluşturmaya karar vermişti. Başlarda tek ortak noktaları mola verdiklerinde içtikleri sigara olmuştu. Unutulan çakmaklar, “öğle yemeğini nerede yiyeceksin”ler ise bu ikiliyi daha sık yan yana getirir oldu.

Şu an, o ilk günlerden aylar sonra yine buluşmuşlardı. Farklı ve yine yabancı bir şehirde, yine birliktelerdi. Aradan geçen zaman adamın gözlerinin mavisine hiç dokunmamıştı. Kadının saçlarıysa biraz kısalmıştı. Belli ki son zamanlarda hayatında her şeyin bir düzeni vardı ve o bu düzene daha fazla katlanamayıp küçük de olsa bir değişiklik yapmıştı. Prag’ın serin havasına inat kahvelerinden hala dumanlar çıkıyordu ve ikisi de birbirinin gözlerinde kaybolmuştu.

Paris’te bir öğleden sonra küçük bir kafede buluşmuşlardı. İşte o gün, çalıştıkları kitapçı dışında bir araya geldikleri ilk gündü. Adamın şehirdeki ilk zamanlarıydı, kadınsa ona kıyasla şehre oldukça hakimdi. Paris’in neden özel olduğu konusunda birlikte bir cevap bulmak için günü birlikte geçireceklerdi. Sıcacık kahveler eşliğinde planlar yapıldı, haritada yerler işaretlendi ve romantik şehrin keşfi başladı. İlk durakları Amelie’nin çekildiği sokaklar oldu. Kadın o an, defalarca geldiği sokakların bu kez nasıl bu kadar etkileyici göründüğüne hayret etti. Belli ki o sokaklardaki tek eksiği bir yol arkadaşıydı. Metronun çıktıkça bitmeyen merdivenleri bile eğlendirmişti ikiliyi.

Renkli, keyifli, romantik anıların arasında dolaşıyorlardı. Bu arada kahveler bitti ve güneşin usulca terk ettiği Prag sokaklarında bir gezinti başladı. Konuşacak çok şeyleri vardı. Aradan geçen birkaç ayda doğru düzgün haber alamamışlardı birbirlerinden ve ikisinin de hayatında pek çok şey değişmişti. Tanıştıkları yeni insanlardan, gittikleri uzak şehirlerden, korkusuzca yaptıkları çılgınlıklardan bahsediyorlardı. Prag sokakları yavaş yavaş kararıyordu ve ikisi de birbirinin sesinde kaybolmuştu.

Paris’teki öğleden sonrası, akşamlara ve hatta günlere dönüşmüştü. Kitapçıda görseniz sadece “aynı yerde çalışan iki insan” derdiniz ama iş dışında o kadar çok vakit geçiriyorlardı ki… Mona Lisa’nın bakışlarını birlikte takip etmiş, Louvre’un içinde birlikte kaybolmuş, Champs Elysee’de birlikte yürümüş ve Arc De Monarch’a ulaşmak için alt geçitte dakikalarca birlikte tabela takip etmişlerdi. Bir de Eiffel vardı tabii. Asansörle zirveye ulaşmak yerine merdivenleri seçmişlerdi. O büyüleyici demir kulenin içinde attıkları her adımda ikisi de büyülenmişti. İkinci kata çıktıklarında şehrin beyaz binaları ve o alışıldık koşuşturmacası onlara da fotoğraf çekme ihtiyacı hissettirmişti. Adam kuleyle ilgili internette okuduğu ilginç bilgilerden bahsetmiş, kadınsa onu hayranlıkla dinlemişti. İkisi o an sanki içinde sadece kendilerinin olduğu camdan bir fanustaydı. Etraflarındaysa hemen her yaştan romantik çift manzarayı sarılarak seyrediyor, Paris manzarası eşliğinde öpüşüyordu. Belki de o an farkında olmadıkları, dikkat etmedikleri tüm o romantik çiftler onların içinde bir şeyleri tetiklemişti. Yorgun bacaklarıyla Eiffel’in merdivenlerinden inmişlerdi ve tam da o an adam, alanın ortasına gitmeleri gerektiğini söylemişti. O büyüleyici kulenin tam altındaydılar, tam da o anda adam kadını kendine çekti ve derin bir nefes alırcasına öptü.

Öpücükler, uzun sarılmalar, romantik geceler… Hepsi çok uzun zaman önceydi ama Prag sokaklarında elleri yeniden buluştu. Tam da o ünlü tatlı tridelnikten yemiş ve tatlının ne kadar “tatlı” olduğundan konuşuyorlardı. İkisi de tatlının sosuyla zor anlar yaşamış ve adeta çocuk gibi her yanlarına karamel bulaştırmışlardı. Dakikalarca güldükten sonraydı işte. Tam da tekrar yavaş yavaş yürümeye başlamışlardı ki kadın elinden tutuverdi adamın. O anda bir şeyler anlatıyordu, sesinden hiçbir şaşkınlık okunmadı sanki farkında değilmiş gibiydi. Ama sonra tuttuğu eli usulca okşamaya başlamıştı adam ki kadın o an yaşadığı anlık “ben ne yapıyorum” tereddütünden kurtulmuş oldu. Prag sokaklarında güneş tamamen batmıştı ve ikisi de birbirinin dokunuşunda kaybolmuştu.

Adamın kadına anlattığı hikayeler, kadının içtiği sigaralar, yan yana yürüdükleri yollar değişmişti ama birbirlerine dokunuşları hep aynıydı. Sıcak, şefkatli ve istekli… İlk dansları da böyleydi. Kitapçıdan çıkmış yürüyorlardı. Yolun kenarındaki markete uğrayıp yiyecek bir şeyler ve bir şişe şarap almışlardı. O akşam yemeği evde değil de Eiffel’e komşu parkta yiyeceklerdi. Kulenin ışıkları yanmaya başladığında hemen yanlarında oturan grup da enstrümanlarını çıkardı. Bir gitar bir de çello vardı, tabii bir de sesi çok güzel bir kadın. Belli ki planlanmış ama kesinlikle duyurulmamış bir konserin yanı başındaydılar. Kadın zaten müzikle birlikte başlamıştı yerinde usulca dans etmeye, adam da onun dans aşkının farkındaydı ve tam da beklediği teklifi yaptı. Şarkılarca dans etmişlerdi o akşam. O dansın ve aslında bütün o romantik günlerin tek şahidiyse koca şehir Paris’ti.

Peki aradan neden bu kadar zaman geçmişti ki? Neden kadının gitmesi gerekmişti? Adam neden halihazırda bir ilişkisinin olduğunu tanıştıktan çok sonra söylemişti? O ilk öpücükten bile çok sonra… Her şeyden habersiz adamı seven bir kadın daha vardı uzakta. Ama o günlerde sanki ikisi de hayatlarından izin almıştı. Tıpkı sıradan bir işten izin alır gibi hayatlarının Paris’ten öncesine bir mola vermişlerdi. Peki neden bunca zaman sonra buluşmuşlardı? Belki de sadece buluşabildikleri için… Aslında hep birbirlerinin hayatlarında olmuşlardı. Konuşmamışlardı belki ama yine de uzaktan uzağa takip etmişlerdi birbirlerini. Sonra bir gün bir fotoğraf paylaşıldı yer bildirimiyle ve anlaşıldı ki yine yabancı bir şehirde buluşmuşlardı. Prag’da köprülerin ışıkları yanmaya başlamıştı ve ikisi de birbirinin kollarında kaybolmuştu.

Written By
More from Peony

Yabancı Şehirler

The Devil Wears Prada… O yılların eskitemediği filmde Andy der ki “Paris’i...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir