Uzat elini doğaya 🍀

Minik bir bisiklet turumda, Tauberfeld/Bayern Almanya'da çektiğim fotoğraf.
Minik bir bisiklet turumda, Tauberfeld/Bayern Almanya’da çektiğim fotoğraf.

Bir gün kendi kendime nasıl bir dünya istediğimi düşündüm. Mutlu muydum halimden gerçekten? Bu şekilde mi sürdürmek istiyordum yaşamımı? Değişmeliydi bir şeyler ve ben değişime önce kendimden başlamalıydım. Şimdi “bu şekildeyi” açacağım sizlere. Yalnız anahtar kelimemiz tüketim olacak bu yazıda.
Her şeyden önce tüketime doğadan başladık. Doğa ananın hiçbir yardıma ihtiyaç duymadan, kendi halinde yaşamını sürdürüp gittiği ormanlara girdik. Ama ne girmek.. Ağaçları, bitkileri, yabani hayvanları ve başka ne varsa hepsinin yaşamını yerle bir ettik. Bitkilerin genlerini değiştirdik, yaban hayvanlarını kafeslere tıkıp hayvanat bahçesi diye oyuncaklarımız ilan ettik, ağaçların neredeyse kökünü kazıdık ve bomboş kalan arazileri de tarım arazisi yapıp, bastık kimyasalları. Kimi arsa biyodizel üretmek için mısır, soya, hurma arsası oldu, kimisi de hibrit tohumlarımızı ekip, endüstriyel tarım yaptığımız gübre yığını dolu bir tarım arazisi oldu. Tabi yabani hayvanlar bir yana, asıl sorunun büyüğü çiftlik hayvanı dediklerimizin başına geldi. Bir odalık alanlara binlerce tavuk koyduk, onların genleriyle oynayıp daha büyük gövdeleri olmasını sağladık, yemlerini değiştirdik, toprağa ayak basmalarına izin vermedik ve bunca pisliğin arasında, minicik bir ortamda hastalanmamaları mümkünmüş gibi bir dünya da antibiyotik içirdik. Sonra bunları o güzide süpermarketlere yolladık. (burada nasıl öldürüldüklerini anlatmayacağım) Üzerine güzel ve mutlu çiftlik fotoğrafları bastık, her yerde buram buram sağlıklı tavuk reklamları yaptık. Yedik, yedirdik; ama hiç demedik ki yahu bunlar nereden, nasıl geliyor? Sonra inekler için endüstriyel çiftlikler kurup, makineler yaptık. Biz insanız, yani aslında Tanrıyız değil mi kendimizce? Her işi makineler yapabilmeliydi. İnek ve dananın çiftleşmesine gerek yoktu, çünkü makinelerimiz ineği kendi kendine dölleyebilirdi elbette ya da ineği sağmak için de makineler yapardık ve sorun ortadan kalkardı. Yahut yavruladıkları zaman, onları göz göre göre birbirlerinden ayırırdık çünkü sütlerini aslında yavrusu için değil de, bizler, yani tanrıları için yaptıklarını sanardık. Daha niceleri…

Sakarya Karagöl yaylasında yaptığım bir kampta, canon A1 ile çektiğim fotoğraf.

işte sonra insan kibirle doldu buram buram. Sanki topraktan gelmiyormuşçasına, sanki toprağa geri dönmeyecekmişçesine.. Sanki dünya sadece onun için varmışçasına, ona aitmişçesine.. Hadi diğer canlılara saygı, sevgi kısmını bir kenara alayım kısacık bir süreliğine. Peki kendimize olan saygımızı ne zaman böylesine yitirdik? Yahu ne zaman yediklerimizin zehirden ibaret olduğunu umursamaz olduk? Bakın şunu anlamak zorundayız:  “Nasıl beslendiğimiz büyük ölçüde dünyamızın nasıl kullanıldığını belirliyor.” Her gün, uzak mesafeden gelen yiyecek ikmallerine, kronik bir şekilde merkezileştirilmiş su, akaryakıt ve bütün diğer kaynaklara bağımlılık, artık normal kabul ediliyor. Biliyorum umursamamak daha kolay, aman ne bulursan ye demekte. Ve tüketmekte. Ama yemek yemek, böylesine basite alınacak bir iş değil, saygı duymak gerekiyor bence. Yemeğin nasıl önümüze geldiğini bilip, öyle yemeyi tercih etsek keşke…

Ben öldükten sonra, üzerimde otlar bitsin, çiçekler açsın. Taş kapatır, çimento kapatır, hiç kimse istifade edemez. Yalnız benim toprağım da milletime hizmet etsin. Orada biten otlardan koyun yesin et olsun, kuzu yesin süt olsun, arı götürsün bal olsun. Benim orada, taşın altında yatmakla bir istifadem yok, bunun için üstümü kapatmayın…. (canonA1 ile çekilmiştir)
-Aşık Veysel Şatıroğlu-

Değişime önce kendimden başlayacağımı söylemiştim ya yazının başında. Vejetaryen olarak başladım işe.  Et yemeyi, eti sevmediğim için bırakmadım. Et yemeyi seviyordum. Ama bir şeyi sevmek, o şeyin ne evrelerden geçerek önümüze geldiğini değiştirmiyor. İneklerle birlikte dağ dağ gezip, onların çayırlarda karınlarını doyurmasını izlemek nasıl da güzeldir bilir misiniz? Onların ovalarda bir ahenkmişçesine otlamasını izlediniz mi hiç? Onların çocuklarıyla birlikte olduklarında ki mutluluklarını, onları korumaya çalışmalarını izlediniz mi? Ben bol bol izledim, sütlerinden birazcık sağdım ve onu kaynatıp hem peynir, hem yoğurt, hem tereyağı yaptım. Harmanda gezen, özgürce dolaşan tavukların yumurtalarından kibarca alıp, yaptığımız tereyağına yumurta kırdım. Kimse size neden eti, sütü, yumurtayı seviyorsunuz demiyor. Biz neden saygımızı, sevgimizi, empati yeteneğimizi, merhametimizi yitirdik, nasıl ve ne zaman diye soruyorum.

Bolu/Abant kampında çay yapmak için topladığım kuşburnular :v

Şimdi toprağa geliyorum tekrardan. Gözlerinizi açın ve toprağa bakın. Dokunun ve bir ağaca sarılın. Damarlarından suyun emilimini hissedin. Ve yıllara inat, tek başına ayakta kalışına hayranlık duyun. Çünkü gerçekten inanılmaz ötesi bir şey bu. Güneş, su, rüzgar. Doğal dünya, hiçbir farklı oluşuma ihtiyaç duymadan, bu girdilerle yaşıyor. Güneşten ışığı, topraktan suyu, havadan karbondioksiti alarak.. Ve sonucunda oksijen vererek.. ( 6CO2 + 6H2O <======> C6H12O6 + 6O2 ) Ve sonra n’oluyor biliyor musunuz? Biz ormanları keserek tarım arazisi ve şehirler yapıyoruz. Hadi tamam onu da yaptık diyelim. O güzelim, verimli toprağa kendi ürettiğimiz gübreleri dolduruyoruz ve yapısını değiştiriyoruz. Sonra da verim elde etmeyi bekliyoruz. Olmayınca farklı tip ilaçlar aşılıyoruz, yine ve yine.. Sonra bu döngünün sonunda elde ettiklerimizi yiyoruz. Yaşamımızı sürdürmenin tek yolunun verimli topraktan geldiğini çoktan unuttuk bile.

Babamın köyü olan ve şuan halamın hala yaşadığı Gökomuz köyündeki bahçesinde; canon A1 ile çektiğim bir fotoğraf. Selam olsun

Neyse yavaş yavaş sonuca bağlayayım yazımı, daha çok şey var anlatacak ama birdahaki sefere kalsın ^_^  Bu güzel varlıklarla paylaşım içinde yaşamalı ve onlara her şey için saygı duymalıyız. Teşekkür etmeliyiz varlıklarına. Sarılmalıyız onlara. Vejetaryen oldum çünkü hayvanların yaşamlarına saygı duymuyor endüstriyel oluşumlar. Sadece insandan aşağıda görmeyi bırak, hissetmediklerini düşünüyorlar. Oysa yaşayan bir böceğe bile teşekkür etmemiz gerektiğini anlayamıyorlar. Azıcık biyoloji bilen bir insan, koşarak kaçtığımız bakterilerin, böceklerin, kuşların, leş yiyicilerin, bitkilerin dünya için neler yaptığının farkında olabilir oysa…
Bir gün çiçeklerin soğanlarını ekerken bir elimde kürek, bir elim toprakta düşündüm; “Bitki olmadığım için bir klorofile sahip değilim. Bu yüzden ne yazık ki kendi yemeğimi bu şekilde üretemiyorum. Yani güneş ışığını ve oksijeni yalnızca tüketiyorum. Mecbur doğadan karşılamam gerekiyor besinlerimi. Yaşamımı sürdürmek için ne yazık ki başka canlıların yaşamlarına son vermek zorundayım. Bu yüzden bir seçim yaptım. Tüketmek zorunda olabilirdim ama saygı duymak, sevmek, teşekkür etmek ve şükretmek tamamen bana bağlı dedim ellerim dizlerim topraktayken. Ben bugün bir kez daha şükrettim. Toprağa, tohuma, yağmura, suya, doğa anaya. Okuduğum kitaplara, beni düşünmeye zorlayan, her pazar ormana ve köye yürüyüşe götüren, mantar toplattıran babama, köyde yaşayan üç halama, bağında kendi mahsulünü yetiştiren ananeme, reçelini, turşusunu, salçasını, peynirini halalarımın ve ananemin ürettiklerinden yapan anneme ve dostlarıma bir kez daha sevgilerimi yolladım bugün de..

N’olur saygı duyalım, yediğimiz yemeğe, bir kuşa, bir ağaca, bir ineğe, kurda, geyiğe, tilkiye, üzerinde yaşadığımız şu güzel dünyaya.. Gelin uzatalım ellerimizi doğaya 🌱 🌿 ☘️ 🍀🍃 🍂 🍁 🍄 🌾🌏

Tags from the story
, , , , ,
More from Neslihan Çolak

Hello World

Hello, World! This is my first WordPress publication…
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir