Malkav’ın Aynası

“Gözlerinde içimdeki zamansız eril enerjiyi uyaran, titreten bir şeyler vardı. Bir yolunu bulmalıydım.”

Gri duvarlar ve siyah-beyaz, kare şeklinde kesilmiş mermer döşemelerle dolu odanın içindeki siyah deri koltuktan doğruldu. Ağzından dökülen son cümle, buydu. Saatlerdir anlatıyordu ve bunu yaparken, önündeki su dolu bardağa dokunmamıştı. Bardağa baktı, geçtiğini varsaydığı zaman süresince, suyun hatrı sayılır bir kısmının buharlaşmış olması gerekirdi, yine de bundan en ufak bir eser yoktu. Bulunduğu koşulun kendine has özelliklerini sezebiliyordu sezmesine fakat farkındaydı. Bilinçaltında hâlâ bu duruma karşı çıkan, katır gibi inat eden, üç boyutlu bir algılama vardı ve ara-sıra varlığını ona hatırlatıyordu; bunun hakkında da konuşması gerekecekti. Karşısındaki abajurun ışığı yavaş yavaş, loşça, savanaların yersiz-yurtsuz otlakları arasından herhangi bir aceleden azâde tüm heybetiyle yükselen bir kedigil gibi belirdi. Kadın, gözlüklerini sert ama sakin bir hareketle yavaşça çıkarttı, zigon, siyah sehpanın üzerine koydu. Bu kadının yüzü, bugüne kadar tanıdığı bütün kadınların yüzüydü. Saçları siyahtı, saçları düzdü, saçları kumraldı, dalgalıydı, uzundu, sarıydı, kısaydı. En sonunda, gün batımı rengindeydi ve âşıktı bu haline. Sarı saçlı halinde bir rakipti o. Siyah saçları çevrelerken sivrileşen suratını, bir öğretmendi, bir dosttu. Ayrı düşmüşlükleri, birbirlerinden şüphe etmişlikleri olmuş muydu? Muhakkak olmuştur, lakin her şeye rağmen, bu siyah saçlı formunda, adama huzur veren bir varlık mevcuttu. Bir psikanalist aynı zamanda bir öğretmendir; zihninde oluşan bu çağrışımın da elbette bunda bir payı vardı yani. Kadın kara gözlerini ona dikiverdi. O gözler de değişmişti yaşam kervanı boyunca; karaydılar, kahverengiydiler ve mavi, buz gibi bir maviyle karışık su yeşiliydiler.

“Bir yolunu mu bulmalıydın, yoksa bir şeyler mi yapmalıydın? Bastırman çok bariz. Unutma ki, senin beni soktuğun forma rağmen, ben senin içindeyim, o halimde de, bu halimde de seni senden iyi bilirim. Hâlâ, bir şeyler yapmak için sabırsızlanıyorsun değil mi? Bir planı yapıp, bir diğerini çöpe atıyorsun. Hem harekete geçmek için fırsat kollarken, hem de bu işin olmasının sana söylenen tek yolu hiç bir şey yapmaman olduğu için, tereddütten tereddüte koşuyorsun.”

“Haklısın.”

“Ama?”

“Ama, insana ağır geliyor, biliyorsun.”

“Biliyorum elbette, tek başına hareket etmek istediğini, kanatlarını açmak istediğini de biliyorum ama ne pahasına? Seziyorum dürtülerini. Gerçekten o ihtimali yitirmeyi göze alacak mısın peki? Tavsiyelerimi bilirsin.” Soru can evinden öylesine vurmuştu ki, kadının aldığı form titreşti. “Beni tanımıyorsun, beni kendi kabuğumdan sen çıkartamazsın. Gelirsem, gelirim!” Saçlar ve gözler yine değişmişti ve beliren güzelliğin içinden beklenmedik bir inat, krizantemlerin arasından süzülen bir yılan gibi belirmişti.

Adam, tekrar konuştu; “İçimi titrettin. O bakışını gördüğümde nasıl hissettiğimi sana nasıl tarif edebilirim! Kelimelerin yetersizliğinden ötürü aktarımım asla tamalgıya ulaşmayacak ne yazık ki, en azından şu an için.”

Saçlar tekrardan siyahlaştı, gözler maviyken, kararmaya başladılar tekrar, tıpkı gündüzün yerini geceye bırakışı kadar doğal gerçekleşiyordu her şey. “Ya, sana söylenmesi gereken, bir yansıma aracılığı ile söylendi ama ah şu gururun yok mu şu gururun, bir gün senin felaketin olacak, duygularını onunla beslemeyi bırak artık, özgürce akıp gitmelerine izin ver, o zaman, belki o zaman, onunla bir şansın olur.”

Siyah saçlı kadın, kehanette bulunur gibi konuşuyordu fakat aynı anda bu kehaneti önlemenin yolunu da fısıldıyordu usulca. Kaderler seçim sonucu meydana gelen şeylerdir ve her seçim aslında zamansızlık boyutunda yapılmıştır. “Kim kazanacak?” diye sormamı bekliyorsun, biliyorum ama sormayacağım çünkü ortada bir savaş yok. Bu savaşı kazandığını düşündüğün an kaybedersin. Sana söylenene güvenmelisin.” Bu sesi, bu saçı, bu gözleri tanımıyordu. Bir an tanıdığını sanmıştı, psikanalistin konuştuğunu; fakat bu, hiç bir noktaya oturtamadığı, boşluktan gelen bir ses gibiydi.

Ne öğretmeninin, ne rakibinin, ne de sevdiği kadının sesiydi bu. Annesine de ait değildi.
Hepsiydi ve hiç biriydi.

Abajur karardı.

“İmajiner parçacıklar!”

Çözüvermişti düğümü ki, aslında başından beri farkındaydı. Bu kadınlar… tanıdığı tüm o kadınlar, aslında tanımadığı kadınlardı da. İnsan bilinci olarak tanımlamaya yeltendiğimiz şey, garip bir mekanizmadır; her şeyin kusursuz bir denge içerisinde olmasını ister. Evrenin Ulu Mimarı’nın kusursuzluğunu taklit etmeye çok meyillidir fakat belki de kendi kusurluluğundan ötürü, gözünden kaçırdığı bir şey vardır. Oturduğu yerde şöylece bir nefes aldı; kusursuz olan, o Mimar’dı, onun yaratımı ya da tezahürü değildi. Mükemmel bir daire yoktu. Bu gerçeklik egomuzu sarsardı, taklit ettiğimiz kusursuzluğun bir taklitten öte bir şey olduğu algısını yıkardı. Tam da bu yüzden, bilmediğimizi bildiğimizi sanmaya devam edebilmek için, boşluklar bilincimizin fantazyaları, algılamaları, sezgileri, yarı-gerçek, yarı-yalan olabilecek, doğru olabileceği kadar yanlış da olabilen yansımalarla doldurulurdu. Boşluğa karşı duyduğumuz korku bu yüzdendir diye mırıldanmaktan alamadı kendisini; “Doğa boşluktan korkmaz fakat insan, takıntılı düzenciliği ve bazen sanatsal, bazen de itici olabilen taklitçiliği ile doldurmaya çalışır boşlukları. Oysa entropi, zaman var oldukça akar gider”. Bardağa şöyle bir bakıverdi. Hâlâ eser yoktu bir buharlaşmadan. Divana geri uzandı, gözlerini kapattı ve içinden, 10’dan geriye doğru saymaya başladı. 9’a gelene kadar, çoktan açmış olurdu gözlerini. Seçiminin farkındaydı.

Karartısının içerisinden hayal gücünün ve sevgisinin alevi usulca yanmaya başlarken, bir şarkı mırıldanmaya başladı.

Written By
More from Iris

Esoteros – I

Sen gittiğinden beridir dünyaya kapandım, Her sokakta gölgem peşimdedir. Persona’mın arkasındaki benlik,...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir