Bilinçdışı’nın Denizinde Eşsiz bir Balık – Carl Gustav Jung


26 Temmuz 1875’te, İsviçre’nin Kesswill kentinde Paul Achilles Jung ve Emilie Preiswerk doğan ikinci, hayatta kalan ilk çocuklarını kucaklarına aldıkları zaman, ilk çocukları bir kaç gün yaşayıp öldüğünden dolayı kaygı ile bezeli bir mutluluk yaşadıklarını düşünmek çok da uzak bir varsayım olmazdı fakat küçük Carl Gustav’ın hayatının, ebeveynlerinin kaygılı mutluluğunun ötesine hatrı sayılır bir şekilde geçeceğini belki de o an kimse bilmiyordu. Babası bir kilise adamı, annesi kendisini geceleri ruhların ziyaret ettiğini iddia eden depresif bir kadın olan Carl Jung, yalnız ve içedönük bir çocuk olarak büyüdü. Aile evinin tavan arasında taşlardan ve tahta bir kukladan oluşan bir sunak hazırlayan küçük Jung, o evde bulunduğu her akşam yaptığı sunağa içini dökmeye, sırlarını açmaya giderdi ki, bu ritüelin bir benzerini ileride Avusturalya’daki endojenik kabilelerde de gözlemleyerek, ileriye sürmüş olacağı kolektif bilinçdışı fikrini daha da kuvvetlendirmeye gitti. Üniversite çağında psikiyatri okumaya fazla sıcak bakmamış olsa da, psikozları davranışsal bozukluklar olarak ele alan bir kitap ile karşılaştığında, aradığını buldu. Bir bilim dalı, ilk defâ onun gözlerinde biyolojik olan ve ruhani olanı birleştirmişti. Karar vermesi çok uzun bir zaman almadı, Basel Üniversitesi’nde tıp eğitimini almaya gitti. Dönemin tanınmış psikiyatristlerinden Eugen Bleuler ile 1900’lerinden başında tanışarak, 1906 yılında Sigmund Freud ile ilk kontağını kurdu. Mektuplaştıkça, aralarındaki benzerliklerin ve yaratıcılık eşiklerinin ne kadar örtüştüğünü daha çok gören bu iki adam, ilk bir araya geldiklerinde, 13 saat boyunca süren, aralıksız bir sohbet ettiler. Sonrasında bu dostluk, ilk temasta kurulan fikir birliği, bu birliğin içindeki fikir ayrılıklarına dönüştükçe, bu iki bilim insanı da kendi yollarını çizmeye başladılar. Bu fikir ayrılığının temel sebebi, Freud’un haz ve ölüm ilkesi prensibindeki bilinçdışı modellemesine karşın, Jung’un, kişisel bir bilinçdışı ile beraber, bu kişisel kavramların ve ilkelerin ötesine geçen, insanlık tarihi boyunca bazen ilham, bazen de korku kaynağı olmuş sembollerin ve imgelerin bulunduğu kolektif bir bilinçdışı olduğu fikrini de ortaya atmış olmasıydı. 1913 yılında, Carl Jung, “bilinçdışı ile korkunç bir yüzleşme” olarak tanımladığı bir sürece girdi. Vizyonlar gördüğü, sesler duyduğu bu süreçte psikotik bir epizoddan mı geçtiğini yoksa şizofreniye mi yakalandığını sorguladı. Cevap, bu ikisi de olmayan, gerçeğin kurgudan da tuhaf olduğu sözünü bize hatırlatan bir yapıya sahipti. Yaşadığı bu durumu kelimesi kelimesine kaydeden Jung, daha sonra geliştirdiği analitik psikoloji kuramının anahatlarını oluşturacak anahtarları, bu notların içerisinden çekip çıkartacaktı. “Arketip” denen kolektif imgeler ile karşılaştığını düşünerek, bu karşılaşmalardan insan dürtülerinin ve duygularının, bilinçte olan ve bilinçdışında olanın kendilerinin zıtlarının da kendileri tarafından uyandırıldığına kaynaklık eden düşüncelerini sistematize etmeye başladı. Jung’a göre; bilinç ve bilinçdışı zıtlıklar içerisinde var olan ortamlardı, kişi bilinçli zihninde kim ise, bilinçdışı zihninde bunun tersi olmasına aracılık edilebilecek duygular gözlerini açardı. “Yaşamım bilinçdışının kendisini gerçekleştirmesidir”, dedi ve hayatını teorize etmeye, klinik gözlem yapmaya yönelterek, temel olanları “Anima”, “Animus”, “Gölge Benlik”, “Persona” olarak isimlendirilen, bugün psikolojik semptomların tanımlanmasından, şirket polikası stratejilerine değin kullanıldığı fark edilen konseptlerin oluşumunu sağladı. Kendisinde Bolingen’de bir kule yaparak, yıllar geçtikçe, orayı sık sık ziyaret etmeye ve yaşadığı bütün o profesyonel yorgunluğu orada geçirdiği yalnız zamanlarda hafifletmeye başladı. Birden fazla kitabın altına imzalarını atmış Marie Louise Von-Franz ve Toni Wolff gibi kişileri analist olarak yetiştirdi. “Sanat Terapisi” olarak bilinen terapi çeşidinin bir tedavi olabileceğini öneren ilk psikoterapistti. MBTI olarak da bilinen, iki uzman psikolog tarafından geliştirilen kişilik teorisinin ilham aldığı içedönük / dışadönük gibi terimlerin de ilham kaynağı olan Jung, bütün bunların ötesinde hayatını kendini ve kendisinin yakalayabilecek kadar hızlıca hareket ettiği gizemli kavramları anlamaya adamıştır. Öğrencileri, bugün çalışmalarını Küsnacht’taki Carl Jung enstitüsünde sürdüren ve teorisini kendi psikoterapi pratiklerine entegre etmeyi kendi pratiklerinden vazgeçmeden yapabilen psikoterapistlerce hâlâ fikirleri psikoloji biliminin geçmişe kıyasla iyiden iyiye genişlemiş koridorlarında yankı bulan Jung, kimileri tarafından bir “egzantrik”, kimileri tarafından “peygamberliğe soyunmuş”, kimileri tarafından “dehâ bir analist”, kimileri tarafıdansa “Carl” olarak adlandırıldığı, kültür ve ilkellik psikolojisini daha derinden incelemek için Hindistan’ı ve Doğu Afrika’yı gezdiği yaşamının sonuna 1961 yılında, Küsnacht’ta kısa bir hastalık sebebi ile ulaşmıştır.

Written By
More from Iris

Divana Kendini Yatırmak — 1

Kendimi büyük şehrin telaşından uzaklaştırıp da bir kaç günlüğüne yuvam, yurdum olan...
Read More

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir